1. Bölüm: Ofrendadaki İsimsiz Adam
Cempasúchil kokusu, Ximena'nın çocukluğundan beri değişmemişti: keskin, tozlu, biraz da hüzünlü. Mutfak masasına serdiği turuncu çiçekleri tek tek ayıklarken, San Vicente del Río'nun üzerine akşam sisi iniyordu. Nehir, evin arkasında her zamanki gibi kendi kendine konuşup duruyordu.
Bu yıl ofrendayı ilk kez tek başına kuruyordu. Büyükannesi Rosario dört ay önce ölmüştü ve cenazede herkes aynı cümleyi tekrarlamıştı: "Ofrendayı artık sen kuracaksın, kızım. Bu ev senin."
Masanın üzerine önce beyaz örtüyü serdi, sonra fotoğrafları dizdi: genç ölmüş dedesi, hiç tanımadığı büyük teyzeleri ve en üste, gülümseyen gözleriyle büyükannesi. Su bardağı, tuz, pan de muerto, bir tabak mole. Her şey büyükannesinin yıllarca yaptığı gibi. Neredeyse her şey.
Fotoğrafı sandığın dibinde, büyükannesinin fotoğraflarının arasında buldu. Kenarları sararmış, ince çerçeveli bir kare. Genç bir adam; şapkası elinde, gözleri kameraya değil, biraz yukarıya, sanki görünmeyen bir kuleye bakıyor. Arkasında ne isim vardı ne tarih. Sadece, kurşun kalemle çizilmiş ve sonra özenle silinmiş bir şeyin izi.
Fotoğrafı amcasına gösterdi. Tío Ernesto avluda odun istifliyordu; döndü, baktı ve yüzü bir kapı gibi kapandı.
— Onu ofrendaya koy, dedi. En alt rafa. Her yıl konur.
— Kim bu?
— Koy işte.
— Ama kim olduğunu bile bilmiyorum. Bizden biri mi? Adı ne?
Amcası cevap vermedi. Elindeki odunu bıraktı, avuçlarını pantolonuna sildi ve sisin içinde ahıra doğru yürüdü. Ximena, amcasının bu kadar hızlı yürüdüğünü hayatında görmemişti.
Akşam, komşulardan Doña Refugio pan de muerto getirdi. Ximena fotoğrafı ona da sordu. Yaşlı kadının elleri tepsinin üzerinde bir an havada kaldı; sanki tepsi birden ağırlaşmıştı.
— Onu büyükannen bilirdi, dedi Doña Refugio. Sen sadece koy, kızım. Sorma. Bu köyde bazı şeyler sorulmaz, yapılır.
Ama Ximena, Mexico City'de sekiz yıl yaşamış bir kadındı. Nüfus dairesinde çalışıyordu; kayıtsız insan olmadığını, isimsiz fotoğraf olamayacağını bilirdi. Ofrenda sevilen ölülere kurulurdu. Bu adamı kimse sevmiyordu; kimse adını bile söyleyemiyordu. O hâlde orada ne işi vardı?
O gece fotoğrafı ofrendaya koymadı. Büyükannesinin dikiş çekmecesine, iplik makaralarının altına yerleştirdi ve kapağı üzerine kapattı.
Rüzgâr gece yarısından sonra çıktı. Ama tuhaf bir rüzgârdı; nehirden değil, mezarlığın olduğu yamaçtan esiyordu ve avluya serilmiş cempasúchil yapraklarını tek tek kapıya doğru sürüklüyordu.
İçeri doğru.




