1. Bölüm: Son Durak
Sonbahar renkleri pencerenin dışında bulanık bir iz bırakarak akıp gidiyordu. Kırmızı, sarı, turuncu — hepsi birbirine karışıyordu, sanki bir ressam fırçasını suya batırmış da renkler solmuştu. Maximilian von Hartenberger ilk kez, bu manzarayı gerçekten göremiyordu. Gözleri oradaydı ama aklı başka yerde, elinde hâlâ titreyen telefonda. Babasının sesi kulaklarında çınlıyordu.
— Her şey gidiyor, Max. Her şey.
Babasının sesi çatlak ve uzaktı, sanki başka bir yüzyıldan geliyordu. İflas. Dolandırıcılık suçlaması. Tüm varlıklara el konulması. Kelimeler havada asılı kalıyor, bir bir yerine oturuyordu. Maximilian'ın nefesi daraldı, göğsüne bir ağırlık çöktü. Bu kelimeler bir başkasına ait olmalıydı — bir başkasının hayatına, bir başkasının felaketine. Onun hayatına değil. O, Maximilian von Hartenberger'di. Von Hartenberger ailesinin varisi.
— Anlıyor musun?
— Evet, dedi, ama sesi kendi kulağına yabancı geldi.
Pencere camına yaslandı. Cam soğuktu, alnında bir nem bıraktı. Dışarıda küçük bir Bavyera köyü geçti. Kilise kulesi, düzgün sıralanmış evler, altın sarısı tarlalar. Birkaç dakika önce bu manzara ona ait bir dünyanın parçasıydı — satın alınabilir, sahip olunabilir bir dünya. Şimdi sadece seyrettiği bir yerdi. Ulaşamayacağı, dokunamayacağı bir yer.
Kompartıman kapısında bir gölge belirdi. Kondüktör. Üniforması tertemizdi, bakışları profesyoneldi.
— Biletinizi kontrol edebilir miyim?
Maximilian ceketinin iç cebine uzandı. Parmakları titredi. Otel kartı, kredi kartı — hepsi bir zamanlar limitsizdi. Kartı uzattı. Kondüktör makineye bastı. Bip sesi. Sonra bir daha. Kırmızı ışık yanıp söndü. Makine kartı reddetti.
Yüzünde bir yanma hissetti. Yanaklarına kan hücum etti. Kondüktörün bakışları değişti — bir an, sadece bir an, şefkatle karışık bir acıma gördü. O bakış, Maximilian'ın daha önce hiç görmediği bir şeydi.
— Sorun değil, dedi kondüktör, sesini alçaltarak. — Yolunuza devam edin.
Kapı kapandı. Maximilian koltuğa çöktü. Gümüş saat bileğinde ağır, yabancı bir ağırlık gibi duruyordu. Babasının hediyesi. On yedinci yaş günü. Artık bir anlamı var mıydı?
Tren ilerlemeye devam etti. Her kilometre, onu yatılı okula, bilinmeyene taşıyordu. Ve bir soru, zihninin en kuytusunda bekliyordu: Artık kimim?




